Bu albümü ilk dinlediğimden beri, bolca hüzün ve bolca umut kaplıyor beni. Refik Durbaş’ın yazdığı “Çırak Aranıyor” nasıl içimizi acıtıyordu Livaneli’nin müziğiyle:

“Elim sanata düşer usta
Yürek acıya
Ölüm hep bana, bana mı,
Düşer usta?

…”

“Büyük İnsanlık” güzel bir Nazım şiiri bestesi örneği. “Bulut mu olsam?” da keza öyle. Ve diğer şarkılar. Dönemin ruhunu yansıtıyor. Hissettiriyor aşkı her notasında ve dizesinde. Bu albümü dinlemenin, bizim gibi yeni kuşaklar için inanılmaz bir şans olduğunu düşünüyorum.

Bana mı öyle geliyor bilmiyorum ama albümü dinlediğimde nedense aklıma Ankara geliyor. Ankarayı çağrıştıran bir şey var albümde.  Sanırım benimle alakalı bir durum. Bu albümü hep küçükken evimizin odalarında dinlemişim demekki, hiç yadırgamadı kulağım. Ama anlamaya çok geç kalmışım.

Albüm Hakkında

1978 yılında yayınlanan Nazım Türküsü’nün olağanüstü başarısı ve başta “Karlı Kayın Ormanı” başta olmak üzere birçok şarkının halk kitlelerine dalga dalga yayılması, Livaneli’nin müzik hayatında bir dönüm noktası oluşturdu. Önceleri, daha çok geleneksel parçaları yorumlamakla tanınan Livaneli’nin besteleri yoğun bir biçimde ortaya çıkmış ve Nazım Türküsü ile başlayan büyük orkestra-bağlama-cura uyumu çok sevilmişti. Livaneli bu hızla yeni besteler yapmaya koyuldu ve 1979 yılında Atlının Türküsü albümü ortaya çıktı. Plakta, Ülkü Tamer’in, Nazım Hikmet’in, Refik Durbaş’ın, Ahmed Arif’in, Sabahattin Ali’nin şiirlerinden yapılan besteler yer alıyor ve geleneksel parçaların yeni yorumları ekleniyordu. O sıralarda Türkiye’de kanlı şiddet olayları devam etmekte ve her gün onlarca kişi öldürülmekteydi. 1979 yılının kanlı terörü, birçok aydının hunhar bir biçimde katledilmesinin gölgesinde geçti. Sokaklar tehlikeli, geceler tekinsizdi. Atlının Türküsü albümünü kaydetmekte olan Zülfü Livaneli, kendisini de bu kanlı terörün kurban adaylarından birisi olarak hissediyor ve sokağa çıkarken, olası bir saldırıdan zarar görmemesi için kızı Aylin’in yanında olmamasına dikkat ediyordu. Beyoğlu’ndaki stüdyoda gece geç saatlere kadar çalıştıktan sonra şiddetin kol gezdiği sokokaklara çıkmak ve dolmuş ya da otobüs bularak eve dönmeye çalışmak işin en tatsız yanlarından birisiydi. Türkiye bu olayları yaşarken, dünya da İran Devrimi ile sarsılmaktaydı. Zulmün sembolü olarak görülen İran Şahı Rıza Pehlevi devrilmiş ve halk yığınlarının cokşulu gösterileri arasında Ayetullah Humeyni İran’a dönmüştü. Livaneli bütün dünyada coşku uyandıran bu devrim üzerine bir şarkı yazdı: “Taht bir yana, Şah bir yana” adlı şarkı Atlının Türküsü allbümünde yerini aldı. Sonraki yıllarda İran olaylarının yön değiştirmesi ve yeni bir zulüm rejiminin kurulması karşısında Livaneli teselliyi yazdığı son dizelerde bulacaktı: “Bir ağaç çiçeğe durdu- Kanından rengini verdi- Deli poyraz vurduğunda- Donmasa çiçekleri.” Ne yazık ki çiçekler donmuştu. Kayıtlar sırasında bir gün Cağaloğlu’nda arkadaşı Erdal Öz’e uğrayan Zülfü Livaneli, bu ziyareti hep tatlı bir anı olarak hatırlar, çünkü bu olay ona unutulmaz şarkılardan birini kazandırmıştı. Erdal Öz, yeni çıkaracağı bir şiir kitabının prova kopyalarını vermişti Livaneli’ye. O da eve dönerken dolmuşta bu sayfalara göz atmış ve Refik Durbaş’ın dizelerini çok beğenmişti.

Çırak Aranıyor şarkısının ana melodisini o dolmuşta yakaladığını düşünür hep. Atlının Türküsü albümü de Nazım Türküsü gibi büyük bir coşkuyla karşılandı, yayınlanır yayınlanmaz liste başı oldu ve besteler halkın dilinde yaygınlık kazandı. Geleneksel enstrümanlarla, büyük orkestra arasında kurulan ses uyumunda Attila Özdemiroğlu’nun ve kayıtlarda İhsan Apça’nın büyük emeği takdir görüyordu. Albümlerin Türkiye’deki bu başarısı Münih’ten gelen sevindirici bir haberle daha da yoğunlaştı. Dünyaca ünlü Ariola firması Livaneli’nin plaklarını yayınlamak istiyor ve üç plaklık bir kontrat öneriyordu. Gerçekten de Atlının Türküsü’ nün de aralarında bulunduğu üç albüm bütün dünyada piyasaya sürüldü, Ariola firması büyük bir tanıtım çalışması yaptı ve Livaneli’nin Batı’da tanınmasında çok önemli bir rol oynadı.

Bu plağın harcına çok kişinin emeği, alın teri karıştı.
Önce Atilla Özdemiroğlu’nun…
Aylar boyu klişeler dışında bir çok seslendirmeye varma çabaları.
Gerçekleşmesi aşamasında zaman zaman büyük sevinçler, zaman zaman kaygılar…
Saz müziğinin temel duygusu ve özü bozulmadan çalışma kaygıları…
Binbir emekle gerçekleşmiş olan kayıtları ‘yanlış olmuş!’ damgasını vurup bantları kesip atmamız, sıfırdan başlamamız…
Günlerce sazın yapısını, çalınış üslübunu inceleyip oradan bir yere varmaya uğraşmamız…
İhsan Apça’nın geceleri sabahlara dek süren çalışmaya yürekten katılması…
Aylar süren bir yorgunluk ve didinmeden sonra bir gecenin sabahında sazı akort edemeyecek kadar yorgun düşmelerimiz…
Para ölçüleriyle karşılanamayacak kadar ağır ve tüketici bir çalışma.
Ama herkeste yeni bir biçimin, yeni bir yatağın açılması heyecanı, coşkusu.


Kategoriler: Kültür & Sanat

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir