Bu içerik ilk olarak 7.11.16’da Journo‘da yayınlanmıştır.
(İçeriğin 23.10.2017tarihli kopyası)


Medyanın özgürleşmesi adı altında korkunç bir piyasalaştırma, liberaller ve muhafazakârlar tarafından ortak bir dille sıklıkla savunulurken, aslında medya tektipleşti, vasatlaştı ve tıkandı.

Gazeteciler teoride de pratikte de herkese ulaşmaya imkân veren bir aygıtta olmalarına rağmen aslında tüm sınırlılıkları önceden belirlenmiş bir alanda işlerini yapmak zorunda kalıyor. Bunu bilmeyen yok; açıkça siyasal müdahaleler, siyasal bir denetim var. Aynı zamanda asıl ve yedek gazeteci ordusunun beklediği ve büyük bir belirsizliğin hüküm sürdüğü bugünkü gibi bir dönemde, konformizme eğilim fazla. Ne demek mi istiyorum? Kısaca, gazeteciler suya sabuna dokunmadan, çalıştıkları şirketleri ve iktidarı rahatsız etmeden, işten atılmayacakları bir şekilde mesleğin temel üretim biçimini de boşlamadan işlerini yapmaya çalışıyor. Yani çorbalarını kaynatıyorlar. Peki halkın haber alma özgürlüğünü kısıtlayan bir süreç değil mi bu? Aslında tam da siyasal bir sansür/oto-sansür ilişkisi mesleğin tüm hatlarına sızmış durumda.

Ekonomik sansür de var tabii. Gazeteci, medya şirketini elinde tutan kişilere, medya şirketinin bağlı olduğu holding ve yan şirketlerin çıkarına, reklamverenlere göre konumlanıyor, buna göre medya içeriği oluşturuyor. Yani yapılamayacak şeyler var. Bu yaptırımdan önce otomatik olarak işleyen bir süreç. Medya aygıtı her türden sansürün işlemesine imkân veren mekanizmaları görünmez hâle getiriyor. Bu yüzden, gazetelerde herkes için geçerli olan olaylar sansasyonel şekilde yazılmaya çalışılır. Reklamdan artakalan tüm alanlar kendisini okutmalıdır. Gazete mümkün olduğunda elde kalmalıdır. Zaten televizyon ve internet tüm bilgileri yeterince geçmiştir. Yurttaş gazeteciliği ile zaten herkes habercilik yapmaktadır. O zaman gazeteci ne yapmalıdır? Nasıl ayrılmalıdır? Bu noktada gazeteci ‘kendi özel gözlüklerini’ takar aslında ve tüm bu filtrelerden elinde kalan bir olayı/olguyu ‘gösteri niteliği taşıyan’ bir şeye dönüştürür. Bunun sonuçlarının ne olacağı hakkında hiçbir sorumluluk hissetmez. Bu süreçte yapılan haberler birbirinin aynısıdır, aynı konular hep ‘atlatılır.’

Hep daha önce, daha önce

Bu enformasyon bombardımanının içinde ötekilerin önüne geçmek, onlardan önce haber yapmak ve tüm bunları farklı biçimde yapmak için karşılıklı olarak herkes aynı şeyi yapar hâle geliyor. Ortaya sıradanlık çıkıyor. İşte bu sıradanlığı aşmak için gazeteciler farklı uçlarından da olsa vasatı en iyi şekilde betimlemeye, köpürtmeye devam ediyor. Haber verme kamunun faydası içinken, piyasalaştıkça vasatlaşır hâle geliyor. Karşılıklı duran aynaların birbirini yansıtması türünden bir oyun müthiş bir kapanmışlık, zihinsel bir kapatılmışlık etkisi yaratıyor.

Newsweek ve Posta’nın düştüğü durum

Bu hızlı olma telaşı bazen ‘koca koca medyalarda’ duvara fena tosluyor. Bunu ABD başkanlık seçimlerinde sıradan haber içeriklerinde değil, artık kapaklarda, manşetlerde gördük:

Bütün dünyada dağıtılmakta olan ABD merkezli haber dergisi Newsweek ‘Kadın Başkan’ ve ‘Başkan Trump’ kapağıyla iki ayrı sayı hazırladı. Dergi seçim anketlerinden ve seçim sürecindeki iklimden bir hayli etkilenmiş olacak ki, seçim gecesi büyük bir hata yapıp ‘Kadın Başkan’ kapaklı sayısını 120 bin adet dağıttı.

Dergiyi yayınlayan Topix Media CEO’su Tony Romando’nun “herkes gibi biz de hata yaptık” sözleri kuşkusuz 9 Kasım’da “Clinton Başkan” manşetiyle çıkan Posta gazetesini akla getiriyor. Türkiye’nin en yüksek tirajlı gazetesi, ertesi gün “aşırı sürat felaket getirdi” diyerek okuyucularından özür diledi.

Bu gazetecilik anlayışı ve gazetecilerin robot yazılımlardan farksız olarak içerik üretmesi yönündeki sektör baskısının doğuracağı sonuçlar, mesleğin değerini ve güvenilirliğini sürekli dibe çekiyor. Tüm anketler ve seçime yönelik haberlerin zirve yaptığı, siyasal iletişim çalışmalarının ülkemizde ve ABD’de çok görünür olduğu ve neredeyse sokaktaki herkesin seçim konuştuğu son yıllarda medya içeriklerinin güvenilirliği gittikçe sorgulanır hâlde.

Belki de dünyanın en medyatik seçimlerinde ABD’li seçmenin %47’sinin sandığa gitmeyişinde bunun da etkisi vardır, kim bilir?



Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir